şarkı söyleyen kadınlar: kıyameti beklerken

Şarkı Söyleyen Kadınlar herhangi bir yerde ve neredeyse herhangi bir zamanda geçiyor. Karşımıza Büyükada çıksa da burası kıyametini bekleyen herhangi bir yer olabilir. Yaklaşan deprem nedeniyle tahliye edilen bir ada, buna kulak asmadan orada kalıp kendi felaketlerine gömülmüş erkekler ve hayatları onların felaketlerinden etkilenen kadınlar.

Film etkileyici bir fırtına sahnesiyle açılıyor. Sonunu bekleyen adada bir küçük kıyamet yaşanıyor. Esma, pelerini ve boynuna astığı feneriyle filme sert bir rüzgârla bir masal karakteri gibi giriyor. Biliyoruz ki Esma, bu masalın iyilerinden. “Kötülük” ise oğluna karşı son derece haşin davranan avcı baba Mesut (Kevork Malikyan), hastalığını öğrendikten sonra baba evine sığınan, çocukluktan çıkamamış oğlu Adem (Philip Arditti) ve Mesut’un geçmişi karanlık, “zampara” doktor arkadaşı (Vedat Erincin) arasında pay ediliyor. Bu kötücüllüklerinin nedenini tam olarak hiçbir zaman bilemiyoruz. Diğer tarafta da Adem’in bencilliklerinden ve sorumsuzluklarından çeken karısı Hale (Aylin Aslım), Mesut’un yanında çalışan Esma (Binnur Kaya) ve bir fırıncının tecavüzünden kaçıp Esma’nın yanına sığınan Meryem (Deniz Hasgüler) var. Bir de atların dilinden anlayan, sürekli kitap okuyan suskun Emin’i ve Meryem’in eski kocasını görüyoruz. Filmde bu karakterler kadar, uzun sekanslarla çekilmiş, koruluklarda can çekişerek ölümü bekleyen atların da önemli bir yeri var.

“Başkasının acısına kör kalmak” filmin temalarından biri. Adem’in uyanışında da önemli bir rol üstleniyor ve hasta atlar, film boyunca ağıt yakarak kayıp oğlunu arayan anne, bir bakıma kör kaldığımız bir acının temsili oluyor. Esma ise başkasının acısını hissedip dertlere çare arıyor. (Ve zaman zaman bütün o şaşkınlığıyla Vavien’den çıkagelmiş gibi duruyor.) Adem’in ağrısına şifa bulmaya çalışıyor, yas tutan anneyi teselli ediyor, kimsesiz Meryem’e kol kanat geriyor. Etrafındaki kötülüklerden etkilenmeden, saf bir inançla duasını ediyor, “inşallah” sözünü dilinden düşürmüyor. Diğer kadınlarla baş başayken ağaçlar arasında, deniz kenarında şarkılarını, tekerlemelerini söylüyor. Film bizden, o mahrem anlarda içlerinden geldiğince konuşan, şarkılar mırıldanan, hatta saçmalayan (insanın zihnine kazınan yatak-tatak tekerlemesi) kadınların özgürlük duygusunu hissetmemizi istiyor. Hatta sanırım atlarla, onların sakatlanmış, ket vurulmuş halleriyle kadınlar arasındaki bir benzerliği de belli belirsiz işaret ediyor

Fakat nedense bunları soyutlayarak anlatmak isterken kendi sentetikliği içinde derdini, karakterlerini hissettirmekte yetersiz kalıyor ve Mesut’un evi bir yerden sonra neredeyse acemice bölüştürülmüş rollerle birlikte bir tiyatro dekoruna dönüşüyor. Film zaten baştan sona baba-oğul, doğa-insan, kadın-erkek çatışması ve iyilik-kötülük, yaralamak-iyileştirmek, inanmak-inanmamak gibi kavramlara göndermeler yapıyor, ara ara erkek şiddeti ve cinselliğini ekrana taşıyor. Film boyunca birtakım alegoriler üzerimize boca ediliyor. Esma’ya görünen geyiğin ya da “en güzel yatak deniz” lafının neyin karşılığı olabileceğini düşünürken Adem bir aydınlanma yaşıyor, Esma bir yerlerden düşüp hiçbir şey olmamış gibi karşımıza çıkıyor, (Binnur Kaya’nın kaderi oldu artık.) ara ara Halit Ergenç –maalesef Osmanlı padişahı sesiyle- uhrevi metinler okuyor, filmin bir yerinde pelerinli Esma, ölü İsa’yı kucağında tutan Meryem, bir pieta heykeli olarak gözümüze görünüyor. Seyirci olarak bu kadar çok göndermenin, alegorinin altında ezilmemek kolay değil. Bunlara yetişme telaşının verdiği yorgunluk ve bu dağınıklığın ortasında bırakılmanın hayal kırıklığıyla artık filmi değil de sonu gelmeyen bir kafa karışıklığını seyrediyoruz sanki. Bohçanın içinden çekilip etrafa saçılmış çaputlar ve sersemleten bir rüzgârla baş başa.

*Filmi izlerken atların o yürek paralayıcı halini görünce pek çok kişi gibi bu çekimlerin nasıl yapıldığını merak etmiştim. Reha Erdem bir söyleşisinde hiçbir ata zarar verilmediğini, adada çok sayıda ölüme terk edilmiş, can çekişen at olduğunu söylüyor.

**Yazı Paralel Sinema sistesinde yayınlandı.

Yorumlar

  1. Sevgili Alkım,
    Filmi izlemedim, ama Binnur Kaya'yla (bir yerlerden düşüp hiçbir şey olmamış gibi yeniden belirmesi-"Vavien") ve Halit Ergenç'in padişah sesiyle uhrevi metinler okuması yorumuna çok güldüm.
    Reha Erdem sürrealizme biraz meraklı galiba (film dünyasında bu akımın terminolojik bir karşılığı var mı bilmiyorum), Kosmos'u düşününce. Yine de rast gelirsem bu filmi izleyeceğim artık.
    Sevgiler,
    Şahika

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şahika,
      Aslına bakarsan en beğenmediğim Reha Erdem filmiydi. Sıkıntısı da yazıda söylediğim gibi her şeyin çok üst üste bindirilmiş olmasıydı bence. Bir de ben bu filmi geçen festivalde, başka bir filmden hemen sonra izledim. Onun da etkisiyle sanırım, iyice fenalık gelmişti sonlarına doğru:)
      İzlersen konuşuruz üstüne tekrar.
      Sevgiler,

      Sil
  2. Şarkı Söyleyen Kadınlar (tam adıyla Şarkı Söyleyen Kadınlar ya da Adem'in Yakarışı) filmi neredeyse bütün filmlerinden izler taşıyor Reha Erdem'in ama sanki en çok, "Kosmos" filmindeki meczup (Kosmos), bu filmin Esma'sı olarak, "Hayat Var" filminin Hayat'ı da Meryem olarak karşımızdaydı. Her bir Reha Erdem filminde olduğu gibi, müzikler yine çok özenliydi. Estonyalı müzisyen Arvo Pärt'la çalışmış bu filminde Reha Erdem. İlginçtir ya da ben arayıp kuruyorum ilintiyi; Arvo Pärt'ın İstanbul’un 2010, Tallinn’in de 2011 Avrupa Kültür Başkenti olması vesilesiyle Türkiye ve Estonya’nın ortak bir projesi olarak bestelediği eserinin adı “Adem’in Yakarışı / Adam's Lament” idi. Acaba filminin adına buradan mı esinlendi diye düşünmeden edemiyor insan?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Ay merhaba:)
      Kosmos filmini izlemedim henüz, hakkında çok iyi şeyler duymuştum ama. Hayat Var filmini sevmiştim. Korkuyorum Anne'nin de çok kendine özgü bir üslubu vardı, onu da sevmiştim. Şarkı Söyleyen Kadınlar'da -gerçi her filminde var sanırım ama- dini göndermeler epey belirgindi. Kimi sahneler çok güzeldi, Esma'nın Adem'i kucağına aldığı sahne mesela. Fakat filmi çok yüklü ve kafası karışık buldum ben, sadeleştirilebilirdi diye düşündüm.
      Müzikler çok dikkatimi çekmemiş, Adam's Lament'i biraz önce bulup dinledim. Bence bir ilinti vardır muhakkak, bu kadar tesadüf olamaz diye düşünüyorum:) Çok teşekkürler, ne güzel oldu bunları öğrenmek!

      Sil
  3. Merhaba yeniden :) En sevdiğim Reha Erdem filmi "A Ay" ve sanırım hep de öyle kalacak ama diğer tüm filmlerinde de çok şey buldum her zaman. Şarkı Söyleyen Kadınlar ya da Adem'in Yakarışı, evet, haklısınız, dine, inançlara yönelik çok gönderme barındıran filmi..Bu filminden okudğum bir söyleşisinde şöyle diyordu Erdem: ""A Ay’dan beri inanç meseleleriyle, inanan insanlar, inanmayan insanlar, birbirine inananlar, söylenene inananlar gibi, meselelerle ilgileniyorum. Az eğildiğimiz konular olduğu için referans gibi geliyor. “İnanç” dendiği zaman mesela, inançlı olmak başka bir şey dindarlık başka bir şey. İnanç meselelerini bütün sanat, dünya tartışıyor ama din tartışılabilecek bir şey değil. Çünkü cevapları var, kitapları var, kriterleri var, kimsenin haddi değil, ama inanç meselesi daha başka bir şey."
    Kosmos filmini ilginç bulacağınızı düşünüyorum. Filmlerinden en zorlusu Kosmos ama diyebilirim ki, Reha Erdem'in yarattığı anarşist / şamanistik Kosmos karakterini çok sevip ayrı bir yere koyuyorsunuz.

    YanıtlaSil
  4. A Ay'ı nasıl unutmuşum? Ben de çok sevmiştim. Bence zaten kimi yönetmenlerin ilk filmlerinin ayrı bir büyüsü oluyor. (Aklıma hemen Truffaut'nun 400 Darbe filmi geldi, çocuklukla ilgili bir film olmasının ötesinde benim için yeri ayrıdır, en sevdiğim Truffaut filmidir.)
    Reha Erdem'in söyleşisinden yaptığınız alıntı için teşekkürler Sevgili Ay, bu yazışmaları hakikaten çok seviyorum ve bunlar sayesinde "iyi ki hala yazıyorum" diyorum. İnanç meselesinin Türkiye'de güncel siyasetin kısır tartışmalarının dışına çıkarak, felsefi açıdan iyi ele alındığını düşünmüyorum, buna ihtiyaç var bence. En kısa zamanda Kosmos'u izleyeceğim :))
    Sevgiler!

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

bizim büyük çaresizliğimiz