sultan pastanesi, tahinli çörek, halime teyze, erdener abi

"Bazı şeyler o kadar üzücü ki ismi yok. Onlara bir isim koymak istedim ama bir türlü koyamadım." Vanessa Veselka, Zazen
Bazen samimi olan samimiyetsiz, acıklı olan komik, uzak olan yakın geliyor. Bazen her şey fazlasıyla oyunmuş gibi. İltifatlar dikenli, iğnemeler şefkatli. Merhametli olan acımasız, gaddar olan sevecen. Kör bir kuyu aydınlık. Bazen.

Pastanede oturuyorum. Sultan Pastanesi. Bir iş için Fethiye’deyim, çok bilmediğim bir yer. Etrafı görkemli dağlarla çevirili bir şehir, dağlar çok göz alıcı. Yan tarafta şehrin sineması var, Hobbit dışında, bir kısmını hiç duymadığım yerli filmler oynuyor. Liseliler grup halinde, sinemaya gidiyorlar. Karşımda yapıların ve bir caminin arasından görünen kaya mezarları. Sürpriz gibi karşımda! Islak kekle tahinli çörek istedim. (Pastanelerde kendimi tutamıyorum.) Islak kek kuruydu, tahinli çörek de tahinsiz. Buna güldüm kendi kendime. İsim kapı gibi duruyor orada, ama içerik bu isimden bihaber. Çay üstüne çay içtim. (Çayın elli kuruş olduğu yerler var!) Çalıştım yalandan. Yarım kuru ıslak kek, yarım tahinsiz tahinli çörek öyle durdu tabakta, pastane natürmortu gibi. Hakiki deriler, yüzde yüz pamuklular, halis ipekler, “çok duygusal” insanlar geldi aklıma.“Tamamen iyiniyetle” yapılan işler…Söyleyince bir şeyin gerçekten öyle olduğuna inanmak ne komik.

Bir Halime Teyze vardı bizim. Başına ne geldiyse “iyiniyetinden” geldiğine inanan. Bunu her fırsatta söylerdi. Sözüne “bak yeminle söylüyorum” diye başlardı, hiç bir şeye ikna edemezdiniz onu. Bazen onunla konuşmak, bir Selami Yemenici (sayısalcılar bilir –lisedeyim o sıralarda) testi çözmekten çok daha fazla yorardı beni. Yanından ayrılsam da kafamda konuşmaya devam ederdi. Zeytinin iyisinden pimapenin hasından filan hep o anlardı. Bilmediği şey yoktu. Başım ağrıyor deseniz, “e kambur duruyorsun, taşa basıyorsun, floresan altında oturuyorsun, vs. ondan” derdi. “Yakında kelleşme de başlar.” Bir “halime teyzelik kurumu”ndan söz ediyorum. Bir de onu tasdikleyen bir kadınlar korosu vardı. Hepsi kurum kültürünü iyice içine sindirmiş. “E öyle tabii, haklı, halime bu, okumuş görmüş geçirmiş, bilir,” korosu. Tövbe billah Halime Teyze ile korosunu ikna edemezdiniz. (Bilmiş insanlar en büyük kabusum. Sessiz kalırsanız sizi hemen bir av olarak gözlerine kestirirler.) Halime Teyze'nin her şeye bir açıklaması, bir yanıtı vardı. Dünyanın öte tarafındaki, gezdiğiniz bir yerden bahsetseniz, “ben tv’de gördüm, sincapların beynini çıkarıyor onlar,” ya da “ayılara tecavüz ediyorlar, birbirlerini yiyorlar, çocukları gömüyorlar,” gibi yorumlarda bulunur, o olumsuzun içinden (hep bir olumsuza odaklanma durumu mevcut!) kendine şehvetli bir alan yaratır, o alanın içinde eşelenip bir güzel oraya yerleşirdi. Siz o kafası karışık halinizle karşısında hep bir çaylak, araba farına tutulmuş tavşan gibi kalırdınız. Gıcıklık yapıp kuantum fiziği deseniz bile Halime Teyze, “sen onun bunun fiziğine kafa yoracağına kendi fiziğine bir bak, ne olacak böyle, kolların maymun koluna dönmüş, okumaktan gözün şaşılaşmış” falan filan deyip topu şık bir hareketle kendi sahasına alıverirdi. Bu yüzden Halime Teyzeler bende hep bir zagor olup “ahhyaak” diye bağırma hissi uyandırır. Ya da bir Erdener Abi vardı, “alın bunu, uzaya götürüp şöyle bir gezdirin,” derdi. Bak, o da olur.

Bende o zamandan bu yana hep bir Halime Teyze radarı vardır. Kimi zaman kötü yakalanırım, o ayrı.

Pastaneyi anlatıyordum. Böyle yerleri çok seviyorum aslında. “Ben şuyum” diye bas bas bağırmayan, ima etmeyen, size geniş bir alan sunan, zorlamadan uzak yerleri. Öğrenci kantinlerinin o dağınık hallerini, uğultusunu, çayın yayılan buğusunu hatırlatır. İstanbuldaki havalı kafelerde hep bir bağırma hali var. “Şekilim, şukelayım, pek özelim, buraya gelenler de öyle.” Orada olmanın da bir adabı vardır hem. Azıcık kaprisli, haklarını bilen şehirli olmanız, limonatanın içindeki nane yeterince taze mi değil mi şıp diye anlamanız gerekir. 

Neyse, pastaneye dönelim. Sınırsız vaktim varmış hissiyle, kalkacağım zamanı belirlemek için kendi kendime oyunlar oynarım bu pastanelerde, oyalanırım. İkinci “başka bir arzunuz”da ya da ilk pembe şapkalı bir adam gördüğümde kalkacağım filan” gibi saçma şeyler. Böyle yerlerin insanı oyuna çağıran bir yanı var. Sultan Pastanesi’nde bir süre zaman geçirdikten sonra üçüncü kötü şarkıda kalkmaya karar verdim. Bir sonraki şarkının yeterince kötü olup olmadığı üzerine epey kafa yordum. Aslında o kadar kötü sayılmayabilirdi. Sonra, ipi göğüsleyen “ne vücut ölçülerin ne masum güzelliğin beni hiç mi hiç alakadar etmiyor” şarkısı vardı. Kötü şarkı olmak o kadar da kolay olmamalıydı. Hem pastane, tam bir kasaba pastanesiydi ve ayaklarım ısınıyordu. Yan tarafta “çevrem yok, sıkılıyorum burada Melahat Abla, kocam beni dışarıya bırakmıyor,” diye dertlenen kadınla kucağındaki bebe vardı. Ben ne yazarsam yazayım birilerinin, karılarının bir şey yapmalarına izin vermediği bir ülkede yaşıyordum. Sen ister oyun oyna ister oynama. Pastane kokusuyla kendini sıcak bir kovukta hisset istersen. Melahat Abla da karşısındakini dinlemekten ziyade kendime nasıl bir yer açabilirim diye bakınıyor. Nasihatler art arda dizilmiş, bekliyor. Kadın orada derdini anlatıyor ama dinleyeni yok. Sonra Melahat Abla aldı sazı eline, dımbır da dımbır…ben asla kocama böyle bir şey yapmadım, ben asla şunu yapmadım, ben hep bıdır da bıdır…sağolsun kocam şöyle kocam böyle…” Erdener Abi’yi andım haliyle. “Al bunu, mümkün mertebe buradan uzaklaştır.”  

Üçüncü “gerçekten kötü” şarkıda kalktım. Halime Teyzegillerden Melahat konuşmasını bitirmişti. "Sağol Melahat Abla, bir sen varsın," dedi bebekli kadın. 

Resim: Edward Hopper, "Chop Suey". 

Yorumlar

  1. Bazı yazılar insanın yüzünde bir gülümsemeye neden oluyor. Kendinden de birşeyler bulabildiğin, an gelip hüzünlendiğin.
    Çok leziz bir kahve eşliğinde okudum bu güzel satırları ne iyi geldi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ebru merhaba! Senin sen olduğunu anlamadım önce, başka bir Ebru sandım. Ki buralara uğrayan tek Ebru sendin bildiğim;) Yeni fotoğrafın yakın bir arkadaşımı o kadar andırıyor ki, şaştım kaldım.

      Sil
    2. Aslında alta Nehirida desem iyi olurmuş:)
      çok eskiden sorun yaşamış kendi fotografımı eklememe kararı almıştım ama 5 yıl geçmiş üzerinden:) İşte oradaki gibiyim.

      Sil
    3. Benim de ilk başta fotoğraf konusunda çekincelerim vardı. Sonra alıştım sanırım.
      Tanıştığımıza memnun oldum:) Fotoğrafı gördüğünde ikinci kere tanışmış gibi oluyorsun, çok tuhaf. Fotoğrafını bildiklerinin de bu kez sesini merak ediyorsun filan. İnternetin gizemi bu şekilde sürüp gidiyor sanırım.

      Sil
  2. ah bu Halime teyzeler... :)

    bu yazıdaki tespitlere katılmamak, güzelliği görmemek mümkün değil.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Narda, Halime Teyzeler, Melahat Ablalar hep varlar...Dikkatli olmak lazım;)

      Sil
  3. alkımcım, biliyorum hep aynı şeyleri söylüyorum ama öyle güzel yazmışsın ki, her an bir burukluğa dönebilecek bir gülümsemeyle okudum yazdıklarını, adını koyamadığımız bazı duyguları, durumları öyle güzel dökmüşsün ki kelimelere, kelimeler senin ellerinde akışkan bir kıvam alıp usluca kalıplarına dökülüyorlar sanki.

    “bazen her şey fazlasıyla oyunmuş gibi geliyor “ bana da. bu hissimi insanlarla uğraşmayı gerektiren bir iş yapıyor olmama bağlıyordum hep, çünkü insanları dinlediğinde her şeyin herkese göre tamamen değiştiği, merhametli olanın acımasız, gaddar olanın sevecen olduğu bir dünyada buluyorsun kendini, hatta böyle bir netlik bile yok, neyin ne olduğunu hiç ama hiç bilmediğin bir dünya,el yordamıyla, sezgiyle ilerlemeye çalıştığın.

    bir imaj sunma derdinde olmayan pastaneleri ben de severim, seni okurken orada oturup o konuşmaları dinlemeyi, pencereden dışarıya ve yarısı yenmiş keke ve çöreğe dalıp gitmeyi istedim. bir de özellikle, çok bilmediğim bir yerde bir pastanede ya da kafede oturmanın farklı bir tadı var gibi gelir bana. bir keresinde tren için beklerken sabahın köründe,ilk kez bulunduğum bir yerde, yeni açılmakta olan bir kafede oturduğum o anı hiç unutmuyorum mesela, bir hazırlanma hali var içeride ama çalışanlar daha tam olarak uyanamamış gibi yavaş hareket ediyor, tek tük gelenler bir kahve alıp çıkıyorlar. dışarısı buz gibi, içerisi buharlı.

    “bir halime teyzelik kurumu” :)) evet, var böyle bir şey kesinlikle. ben bir de hepimizin içinde bir halime teyze olabileceğinden de şüpheleniyorum:) halime teyze yorumlu kuantum fiziğine de bayıldım. bi karikatürü vardı umut sarıkaya’nın, o geldi aklıma, linki burada http://1.bp.blogspot.com/-oWKs8XyUCos/TwiyihbYMRI/AAAAAAAABEU/gjPEhrQK_7Y/s400/sigmund.freud.annesi.umut.sarikaya.jpg

    pastane oyunları da harika, ben de deneyebilirim:) pastanede ya da kafede falan tek başıma oturuyorsam herkes beni izliyormuş gibi bir hisse kapılıyorum, belki bunu aşmama yardımcı olur oyunlar:) tek başına oturup kitap falan okuyanları görüyorum mesela çok takdir ediyorum hiç yapamadım böyle bir şey:)

    dinlemekten ziyade kendine bir yer açmaya çalışmak, ne güzel demişsin, bunu annelerin çocuklara çok yaptığına şahit oluyorum mesela, çocuk bir şeyler anlatmaya kalkışsa hemen nasihat moduna giriyorlar, zaman geçtikçe biz de mi öyle olacağız acaba diye de düşünüyorum bir yandan:)

    lafı çok uzattım biliyorum ama bir terapi ekolü insanların üç ego durumu olduğunu söyler. ebeveyn, çocuk ve yetişkin ego durumu. bu ego durumlarının dengede olması iyiymiş, biri çok baskın olursa, kişinin hem kendisiyle hem başka insanlarla sorunlar yaşamasına neden oluyormuş, (psikolojinin hep böyle bir denge takıntısı var:)) o geldi aklıma, halime teyze full ebeveyn ego durumu diyebiliriz sanırım:)

    daha konuşulacak ne çok şey var, tekrar tekrar okuyacağım yazıyı.

    hıı bir de öyle ıslak kekle, çörekle falan olmaz, bi doğru düzgün sıcak lokma geçsin boğazından, bi çorba iç, bak havalar da soğuk hasta olursun:P

    YanıtlaSil
  4. zerkacım, yorumlar da yazıya dahil;) anlattığın bir şeyin bir yerlerde karşılık bulması çok güzel. bilmem ki kendi halinde bir roman, hikaye yazarı bizim kadar bunu hissediyor mudur?

    her an etrafımızda bir hikaye yaşanıyor, buruk, komik, ne dersen de.kimi zaman farkında olmuyorsun bile. (sen öykücüsün, bunu benden iyi bilirsin.) bir kafede trenini bekleyen kişi bir film karesi gibi! çok güzel! (hatta aklıma "brief encounter" filmi geldi.) bir de sabahın çok erken vaktinde bir kafede olmak aklıma hep Raymond Carver'ın "Güzel Küçük Bir Şey" öyküsünü getiriyor. Daha önce de yazmıştım.

    ben bilmediğim yerlerdeki bu pastanelerde, kafelerde oturmayı oldum olası severim. üzerinde bir yabancılık hissiyle azıcık uzaktan dahil oluyorsun oradaki bir şeye. bu arada, o kitap okuyanlardan biri de benim:) ama daha önce de demiştim, genellikle dışarıda dikkatim çok çabuk dağılır, pek verimli bir okuma olmaz benimkisi. bazı yerlerde gerçekten de izlendiğini hissediyorsun ama artık gitgide alışılagelen bir şey oluyor, orada kaybolabiliyorsun. kaybolmak önemli:)Bu oyunlar müthiş eğlendiriyor insanı, sen de dene mutlaka. Bana zaten oyun de, bayılırım. Bir de yalnızken hep bana mı denk geliyor nedir, muhakkak acayip bir şeylerle karşılaşırım. Kendi kendime gülerim filan.

    "Full ebeveyn egolu" (sevdim bunu!) insanlarla başetmek kolay değil. kendince küçük oyunlar geliştirmen gerekiyor. zagor tekniğim bunlardan biri, ayrıntılara girmeyeceğim;)

    bu arada çorbamı içtim söz dinleyip. ezogelin çorbası! pek güzeldi. seninle konuşmak da öyle!
    çok sevgiler zerka!

    YanıtlaSil
  5. unuttum söylemeyi, freud'un annesi, bizim halime teyze'yi de andırıyor yandan ;)

    YanıtlaSil
  6. halime teyze beni bambaşka isimli "teyze"lere götürdü şimdi.taşrada yaşadım ilk gençliğimde,bir süre.o teyzeler nasıl boğar insanı bilirim ama başka teyzelerle de tanıştım ve şu an onlara minnet duyuyorum.o küçücük dünyalarıyla ,deniz feneri gibi aydınlattılar benim dünyamı,şu yaşıma kadar..onları öpüyorum burdan.vesile oldun.seni de öpüyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. taşrada yaşayıp da halime teyzegillerle tanışmamak mümkün mü redrabbit? fakat dediğin şeyi sanırım anladım. ben onlara "neşeli kadınlar" diyorum, bir yazımda da yazmıştım. onlar, hakikaten hayatının karanlık bir anında karşına çıkıyorlar ve sadece "napıcaksın işte" bile deseler yüreğini rahatlatıyorlar. öpelim, sevelim onları tabii;) ben de seni öptüm, sevgiler!

      Sil
  7. Bu yazı öykü olmuş basbayağı, blog yazısı filan değil, bildiğin öykü. Şaşırdım okurken Alkım, anlattığın hangi olaya, hangi cümleye yorum yapacağımı karıştırdım, çok güzel. Gerçekte, yazın hüzünlü olmasa da tuhaftır ben hüzünlendim, daha ilk cümlelerden itibaren çok eskilere götürdün beni. Yazının başında, "bazen"li hâllerini anlattığın cümlelere ekleme yapayım ilk önce; bugün seninle konuştuğumuz gibi bazen komik olan ağlatabiliyor, çok, çok haklısın. O bazen anları kalbi sıkıp, acıtıyor işte.

    Gerede'de bir pastane vardı, belki anlatmışımdır daha önce, Gül Pastanesi. Bir ya da iki kere oturmuşumdur orada, sen anlatırken orası geldi aklıma. İddiadan tamamıyla uzak, bırak içindeki pastayı, kurabiyeyi, bizatihi kendisi natürmort olan bir yer. Oralarda oyun oynamak kaçınılmazdır, gençliğimin ilk zamanlarındaki anılardan, içten, derinden anlıyorum seni. Küçük, basit -ve illaki bir kasaba pastanesinin- bir yerin güzel pasta yapmamasını, tahinli çörek nedir bilmezden gelmesini hoş gören, eğlenceli bulan bizler için oyun oynamak ödevdir, yaşamak, nefes almak için şarttır.
    Gül Pastanesi'nde oturmamışımdır ama Sedef Pastanesi'ni iyi bilirim ben. Evim oraya çok yakındı, eminim hiç pasta yememişimdir orada, fakat ilk sigaramı o pastanede içtiğimi çok iyi hatırlıyorum. İçmeyi bilmediğimi kimse anlamasın diye sigara paketini çantamdan sakince çıkarmış ama işe bak, çakmak bulamamıştım! O yaşlarda her zaman hazırlıklı olunamıyor tabii. Kibrit elbette zor bir deneyimdi, geçelim.

    Ne güzel bir yazı bu, anlattıkça anlatmak geliyor içimden. Çok güzel bir öykü okuyunca susar, öyküyü sindirmeyi beklersin, ama aynı öykü kendi hayatından bir şeyleri getirir ya aklına, unuttuklarını hatırlatır. İşte şimdi o hâllerdeyim.

    Halime Teyze konusuna hiç girmeyeyim, böyle doğru ve eğlenceli (yanımızda olduklarında eğlence kısmı siliniyor, bilirim) bir tespite şapka çıkarılır sadece, müthiş.

    --------
    Birazdan nöbete gideceğim, çok şiddetli yağıyor. Abim arayıp dikkatli kullanmamı söyledi, beni merak etmiş, ona çaktırmadım ama gözlerim doldu. Bir tuhafım bugünlerde. Nöbet yoğun olmazsa bir de orada okurum bu inanılmaz güzellikte yazını. Eline sağlık Alkımcığım, iyi ki bloglar var ve ben iyi ki sizi tanımışım, harika yazılar okuyor, sohbetler ediyorum burada, çok sağol.

    p.s.: -Yorumları henüz okumadım, sanırım onlarda da bir sürü hikâye saklı, nöbette okuyacağım -umarım-.
    -Yazını bitirişine bayıldım; etkili ve vurucu, bunun için öykü diyorum ya, müthiş.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Küçük, basit -ve illaki bir kasaba pastanesinin- bir yerin güzel pasta yapmamasını, tahinli çörek nedir bilmezden gelmesini hoş gören, eğlenceli bulan bizler için oyun oynamak ödevdir, yaşamak, nefes almak için şarttır."

      Bayıldım buna Justine. Ne güzel yazmışsın, anlaşılmak ne güzel. Çok teşekkür ediyorum sana.

      Taşrada büyüdüğümden midir nedir, taşranın halleri dokunaklı geliyor. Gerçi şu sıralarda çoğu şey öyle, ben de senin gibiyim yani. Komik bulduğuma bir süre sonra içleniyorum filan. (Yaşlanıyorum, teyzeleşiyorum sanırım;) Halime Teyze'ye bile bir sempati beslemeler uzaktan...Ionesco "Komedi trajediden daha acı geliyor bana," diyordu bir söyleşisinde.

      Çok haklısın, yorumlarda da çok öykü saklı. Mesela Gül Pastanesi, isim olarak tam da bir öyküden fırlamış gibi. Murathan Mungan'ın bir Aynalı Pastanesi vardı, bak o geldi aklıma şimdi. Senin anlattığın kadarıyla Gerede bana uzaktan bir yatılı okul hissi veriyor. (Ki biliyorum bu hisse aşinasın.) Ben hala bir şeyleri hep o yatılı okul yalnızlığıyla anlıyorum. Okula bırakıldığım o ilk günün, o ilk pazar gününün yalnızlığı. Çok tuhaf, dokunaklı bir şey...Pastanedeki kadının yalnızlığı da benzer bir şey belki. Dur, iyice içlendim. Scarlet O'hara'yı hatırlayalım, Scarlet, Scarlet, Scarlet...Scarlet terapisi bu, bazen işe yarıyor:)

      Bu güzel yorumun için teşekkürler Justine. Bunlar çok kıymetli. Bazen blogger'a bir şey olur da yorumlar silinirse diye korkuyorum. Belki de kopyalamalı. Güzel bir nöbet diliyorum sana.

      Nöbetteki Justine için gelsin;)
      http://www.youtube.com/watch?v=z2h9OaEQ06E

      Sil
  8. Bazen öyle sinir oluyorum ki kurallara, yasaklara, yok, aslında her zaman da lafın gelişi öyle dedim. Buradaki bilgisayarlarda çoğu şey engelli, eskiden (c. ile yoğun yazışma döneminde;)) kendi laptop'ımla gelir sorun yaşamazdım ama uzun süredir hastanenin bilgisayarları ile yetinmeye çalışıyorum. Yasaklı olan yerler genellikle video oynatan, film siteleri filan. Hâl böyleyken youtube direkt yasaklı oluyor tabii, twitter filan da öyle. Şarkıyı çok merak ettim şimdi. Saçmalık. Neyse, yarın sabah için hediyem olsun, şimdiden teşekkürler Alkımcığım;)

    Gül Pastanesi bana da hep Nazan Öncel'in bir şarkısını hatırlatır. Daha doğrusu Nazan'ın o şarkısını duyduğumda hemen aklıma o pastane gelir. Baktım şimdi, Gül Pansiyon ismi, sözlerine de tekrar baktım. Aslında sevdiğim bir şarkıdır ama ezber yeteneğim yok. "Gül pansiyon'da bıraktım kalbimi", der ve ben dalar giderim;p İşin tuhaf yanı, o şarkı aynı zamanda çok sevdiğim Kaş'ı ve oranın güzel, şirin mi şirin ve küçük pansiyonlarını da hatırlatır. Nasıl oluyor diye sorma sakın; hem denizle ilgisi olmayan berbat bir kasaba hem de deniz kıyısında şirin bir yer, eee nasıl oluyor da böyle oluyor, deme, inan ben de bilmiyorum;p
    Bir tek şunu bilirim; hafıza kör bir kuyu, dalan kurtulamıyor.

    Daha konuşurum ben seninle, şimdi kaçtım.

    YanıtlaSil
  9. A, Aynalı Pastane'yi bilirim. Üç Aynalı Kırk Oda'daydı değil mi? Yoksa değil miydi? Neyse. Çok eskiden Murathan Mungan okurdum, severdim de, şimdi unuttum gitti.
    Bir de sigara meselesine ekleme yapayım; gerçek bir tiryaki hiçbir zaman olmadım zaten -doğrusu olamadım, beceremedim- sonra da bıraktım, şimdi belki kırk yılda bir kahve yanında içiyorum. Yılda üç dört kereye tekabül edebilir;) Diyeceğim; sigara içenleri severim, orada sorun yok ama sigara sağlığa çok çok zararlı gerçekten, lütfen kimse içmesin;) Böyleyken böyle.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Justine, yazdığını okuyunca üzüldüm, tüh keşke şarkının adını gönderseymişim diye. Eski işyerimde yasaktı youtube, böyle bir şeyi açamayınca deli olurdum. Neyse, umarım güzel bir nöbet geçirmişsindir. Ne kadar sık nöbet tutuyorsun, ya da bana mı öyle geliyor. Giderek azalacaktır herhalde.

      Ben de öğrencilik yıllarımda -etrafımdaki herkes içiyordu-sigara içmeye heves ettim, uğraştım ama yapamadım;) Şu anda içersem de ayda yılda bir ve gayet beceriksizce.

      Aynalı Pastane, Üç Aynalı Kırk Odada idi. Hayal meyal hatırlıyorum ama bir şekilde yer etmiş. Üniversite yıllarında iken çok okurdum Mungan'ı. Hatta, şimdi düşündükçe şaşırıyorum ama, ona mektup yazmıştım. Ondan da bir kart gelmişti. Şimdi bu bile hayal gibi geliyor. Öğrenciliğin ruh hali çok başka.

      Sevgiler Justine. Güzel dinlenmeler:)

      Sil
  10. Yazın beni benden aldı Alkım. Pastanelerin ve fırınların hastasıyım. Özellikle de eski tip olanların. Neyse ki mahallemde ve Kadıköy civarında hala bir kaç tane var. Kapanmalarından, değişmelerinden korkuyorum en çok. Bir koruma ve kurtarma hareketi başlatıp öylece dondursak bazı şeyleri keşke. Tabii mamullerin de lezzetli olması şartıyla.
    Memleketin başka kasabalarına, şehirlerine gidince ilk iş fırınlara, pastanelere bakarım ben. Safça bir umutla oralarda daha önce görmediğim, yemediğim farklı bir şeyler ararım, sadece o yöreye özgü bir çörek mesela, yüz yıllık tarifi olan. Bulduğum nadir örnekler büyülü gibi gelir bana. Ne yazık ki artık çoğunlukla ekler, tiramisu, cheesecake falan buluyorsun, özellikle biraz turistikleşmişse. Bahse girerim sultan pastanesinde de vardır bunlardan.
    Halime teyzegillerden uzak durmaya çalışırım ben de hep. Zira akıl vermeyi de, almayı da pek sevmem. Sessiz kalmakla terslemek arasında bir yerlerde kalakalırsın. Artık görüşmediğim birini hatırlattı bana. Bir nevi amatör psikolog sanırdı kendini. Herkesin her şeyine karışmaya ve düzeltmeye meraklı insanlardan.
    Veee yazının en büyük sürprizi Selami Yemenici oldu benim için. Hafızamın derinliklerinden çıkıverdi birdenbire. Ben sayısalcı değildim ama arkadaşlarımın bizzat hocasıydı dershanede. Çok meşhurdu çok. Hatta bir kaç kere uzaktan gördüğümü bile hatırlıyorum. Böyle yazınca bir stardan bahsediyormuş gibi oldu, ama iyi dershane hocaları da öyle davranırdı tabii o günlerde. İyi olanları takip eder, onların sınıfına düşmeye çalışırdık.

    Çok çok iyi bir yazı bence. Bir kitapta basılmış halini hayal ettim:)
    Sevgiler,

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Işın,
      Başta Kadıköy olmak üzere keşiflerinden bizi de haberdar etsen, gezintilerini, nadir yemekleri anlatsan keşke:) Yiyecekler konusunda ben de severim yeni gittiğim yerlerde bir şeyler denemeyi. Tarihi bilmemne fırınları, pastaneleri filan nasıl da çekici geliyor. Yeni olana karşı engellenemez aşkımızdan eskiyi pek görmüyor gözümüz, naparsın.
      Benim de aklımda anneannemin yaptığı yemekleri bir kayda geçirmek vardır mesela, çünkü ondan başka yapan yok kimi yemekleri ve onunla birlikte silinecek o tarifler. Ya da ben öyle sanıyorum:)
      Selami Yemenici bir efsaneydi, ondan bizzat ders alanlar da anlata anlata bitiremezler. Şimdikiler biliyor mudur bilmem.
      Akıl vermeyi bir alışkanlık haline getirmiş insanlar bende de uzak durma isteği uyandırır. Bir de sürekli snin üstünü başını düzeltenler, omzundan saç filan toplayanlar vardır. Ben bu fazla denetim karşısında bunalanlardanım, bırak dağınık kalsın;)
      Sevgiler Işın.

      Sil
  11. bu kadar yorumun üzerine ben ne yazsam manasız olacak ama ses vereyim dedim. 3 kere okudum baştan sona, hiç etkisini kaybetmedi yazı, çok sevdim. hala halime teyze'nin zeytinden pimapene uzanan uzmanlık alanına gülüyorum. komik bulduğuna bi süre sonra içlenme hali yaşlılıktan çok merhamete, iyi bi kalbin varlığına işaret ediyor gibime gelir benim hep.
    satır satır her şeye cevap yazasım var ama gidiyorum, gene gelirim :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. fermina iyi ki geldin ve ses verdin! yazıda halime teyze'den rol çaldığımı(oh, sonunda!)düşünmeye başlıyorum, herkesin bir halime teyze'si varmış anlaşılan.
      bu arada sen de akman pastanesi'ni yazmışsın. ben de yakın zamanda bahsetmiştim. yerinde durduğuna sevindim. yaşasın pastaneler!
      yine beklerim:)

      Sil
  12. alkımcım bayıldım ben bu yazıya! önce biraz dertli başlıyor, sonra çok komik oluyor, nefis bir öykü gibi:) Selami Yemenici'yi hatırladım sanırım ben de; eski, sönmüş bir şöhret şimdi herhalde...
    pastaneyi öyle güzel anlatmışssın ki oraya ışınlanmak istedim:)
    öptüm çok!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "eski, sönmüş bir şöhret" lafına çok güldüm, gözümde çok dramatik bir sahne canlandı. allah müstehakını versin senin:) belki kitaplarından hala yararlanıyordur öğrenciler. dur, hemen söndürmeyelim şöhretini.

      güzel bir kasaba pastane gezisi yaparız belki bir gün. kimbilir:)

      Sil
  13. bloglara bakabildiğim nadir günlerden biri. yazın yatmadan önce iç içe bir sürü hikaye verdi bana alkım, öyle güzel ki. sanırım bu yazıyı okuyan hepimiz o pastanede çay içtik, o çörekten yedik:-) geçmişlerimiz bir pastanede, yan masadaki kadında, şarkılarda, yarım bırakılan kekte birleşiyor. sevgiler çok. iyi geceler.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. clea hoşgeldin;) yazdıklarını okurken içlendim, gözüme toz kaçtı;) çay, çörek, hepsi afiyet olsun. sen yazınca aklıma geldi pastane hikayeleri derlenseymiş aslında, ne güzel olurmuş.
      sevgiler clea, işinde kolaylıklar.

      Sil
  14. Sanirim senin oykunun uzerine ne yazsam, ovgu de dahil, sakil kalacak ama yine de begenimi ifade etmeden gecemedim. Okurken bunun bir "yazar"dan mi alintilandigini yoksa sana mi ait oldugunu merak ederek okudum; o kadar icine cekti ki beni oykun, birakip bakamadim da bitirene kadar. Tasra hikayelerini normalde hic sevmem (habire sevmedigim oykulerden mi bahsediyorum yoksa sana mi denk geliyor hic bilmiyorum!). 80'lerde tasrada (Antep'te) buyuyen bir kadin olarak ekstra icimi sikar. Zaten bu tasra hikayeleri de genelde karanlik kasvetli hikayelerdir, zaman bile akmaz sanki oykude.. Ama sen benim hic iliskilendirmedigim, dusunmek ya da hatirlamak istemedigim, hatiradigimda da agirlik veren tum o (bana gore) ilintisiz ayrintilari ve kisilikleri boyle dogal-kendiliginden, sade ve icten bir mizahla anlatinca... Ne bileyim, sanki cocuklugum hafifledi, alkim!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Koko, ne güzel şeyler yazmışsın! Bu posttaki yorumların her biri beni ayrı memnun etti. "Çocukluğum hafifledi." Bu ifadeye bayıldım!

      Taşra öykülerini, o öykülere aşina olduğun için mi sevmiyorsun acaba? Yoksa o çıkışsız görünen hikayeleri mi sevmiyorsun? Ben de üniversiteye kadar taşrada yaşadım ama severim taşra hikayeleri. Bir ara alabildiğine kasvetli ve karanlıktı o öyküler, belki sen de onlardan söz ediyorsun.

      Antep demişken, son gittiğimde epey değişmiş buldum şehri. Bilmem sen 80lerden sonra gördün mü Antep'i.

      Çok sevgiler Koko!

      Sil
  15. Sevgili Alkım,
    Keşke daha sık yazsan...
    Seda

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sevgili Seda, teşekkür ederim. Ben de bunu istiyorum:)Ama nedense bir türlü başaramıyorum. Hep birlikte daha çok yazabilmek dileğiyle...

      Sil
    2. Olsun.. Bizimkisi biraz bencillik. Az ama öz yazıyorsun gerçekten. Böylesi daha kıymetli.

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

kırmızı balon

evini arayan kaplumbağalara...

leonard cohen'le bir gece yarısı