Kayıtlar

Ocak, 2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

mommo / kız kardeşim

Resim
Kimi filmler vardır; adını, konusunu unutsanız da size hissettirdiğini unutamazsınız.

Mommo, bu hayata kıyısından tutunmaya çalışan iki kardeşin hikayesini anlatıyor. Melodram diline yaslanmadan, sakin sakin anlatıyor. (Kemalettin Tuğcuları ve Ömercikleri hatırladım şimdi. Acıyı anlamadan onu anlatmak mümkün olmuyor sanki.  Dostoyevsky'ye sormak lazım)

Filmden aklımda en çok Ayşe'nin "Abi" deyişi kalıyor. Erkan Oğur’un filmi "şefkatle" saran yorumu. Toprak yolda ilerleyen bir araba ve bisiklet... Ve kesilen saçlar…Saçın “kimsesiz” olma hali…(Bu saç meselesi çok dokunaklı geldi bana. Çünkü özellikle küçük yerlerde horlanmanın en görünür halidir bir çocuğun saçları.)

Kısacık kesilen saçlar, içeriye kıvrılan ayak parmakları, yorganın altına saklanan çocuk hıçkırıkları. Bunların hepsinin hayatta bir karşılığı var. Hayatın iç burkan adaletsizliği ve daha yolun başında yer eden gurur yaraları.

Neyse ki teselliler de var. Bir ağacın altına kurulan salıncak, tozlu…

bay samsa ile bir yolculuk hikayesi

Resim
Bir haftadır Sacre Coeur’u kıyısından gören bir otel odasında kalıyorum. Dünyanın en görkemli şehirlerinden birini geziyorum. Öte yandan bavulumun içinde gördüğüm koca bir hamamböceği ile korkularımdan biriyle yüzleşiyorum. Montmartre’da bir Gregor Samsa!

Benjamin, “Paris bana alıp başımı gitme sanatını öğretti,” diyor. Paris gezgin ruhlara sonsuz yürüyüşler sunuyor. Bir geçtiğim yoldan bir daha geçmeden şehrin arka sokaklarına giriyorum. Marais’in arnavut kaldırımlı sokaklarından, göçmen mahallelerinden geçiyorum. Cazibeli bir şehir Paris. Ama kendinden olmayanı kolay kolay kabul etmiyor. Sartre’ın, Camus’nün, Nathalie Sarraute’un, Picasso’nun, OscarWilde’ın kaldırımlarını aşındırdıkları şehri bitkin düşene kadar yürüyorum. Tek başına yaşanılan bir güzellik bir yanıyla acıtıyor sanki. Onu birilerine anlatma ihtiyacı hissediyor insan. Geceleri Montmartre’daki otel odasına bir gün değil bir ömür yaşamış gibi bir zihinsel yükle çıkıyorum. Paris’in tüm hayaletlerini sırtlanıp gelmişim sa…

geçmiş zaman olur ki...

Resim
Dışarıda kar yağıyor. Ankara kışın son günlerini yaşıyor. Hatice elinde çay bardağı, ofisin camından dışarı bakıyor.

Hatice ile Kuğulu Park’a gidilir, simitli sohbetler edilir, uzun yürüyüşler yapılır. Hatice yürümeyi çok sever. Bir de çayı sever. Bulvarlar, sokaklar boyu yürünür; bir yerlerde çay içilir. Heyecanlara bir bahane aranır.

En heyecanlı sesiyle birşeyler anlatır ofise girer girmez. Kimi günler durgun olur. Gülüşü çabucak kırılır. Hatice ne zaman üzüntüsünü gizlemeye çalışsa bana hep annemi hatırlatır. El çabukluğu ile bulaşıkları yıkar, yanıma gelir. Onun tüm üzüntüsünü sarıvermek isterim. Bilirim o çocuk üzer Hatice’yi. Tüm gün içimden çocuğa sayıp dururum. Hatta akşam eve gider, çocuğa telefon ederim. Şaşırır sesimi duyunca. Hatice’yi kimse üzmesin isterim. Hatice yürüyüşleri sever. Üzüntüsünü gizler. Ne zaman üzüntüsünü gizlese ben hep ağlamak isterim.

Hatice karlara bakmaktan hoşlanır. Pencerenin yanında, elinde çay bardağıyla. Ne güzel değil mi, der. Bu kez mutlu. …