Kayıtlar

evini arayan kaplumbağalara...

Resim
"Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım." Tutunamayanlar, Oğuz Atay

Hakkında yazı yazmak için gittiğim Denizli/Bozkurt'un Belediye Oteli'nde uyumaya çalışırken, bir şeyler beni dürttü. Belki o gün karşılaştığım kadınlar... Tek bir katının otel yapıldığı bir binada, kendi sesimin yankılandığı bir odada, parlak bir beyaz ışık altında yazmaya koyuldum. En son Nazilli Öğretmenevi'nde lokalden gelen okey şıkırtılarının arasında yazmıştım. Otel odalarının -özellikle taşradaki- o kendilerine has tuhaf varlıklarının üzerimde güçlü bir etkisi var. Erken kalkacak olmamı filan düşünmeden -zaten insan kafasında bir yazı varsa uyuyamıyor- gecenin 4ünde aşağıdaki yazıyı yazdım. Bloğa yazamasam d…

ana dilini aramak

Resim
Kendimize neredeyse bir saçak altı aramakla geçirdiğimiz bu hayatta bana ilham veren şeyleri sevip onların üzerine titremek, hatta dönüp dönüp onları sevmek, bir daha, bir daha sevmekten başka bir yol bulamadım. Yoksa hakikaten nefes almak güçleşiyor bu coğrafyada. İçimdeki iflah olmaz coşkulu iyimserle ona biraz tepeden bakan, karamsar ve sinik kişilik sürekli didişiyor. Didişmek efendimiz! Fakat iyimser galip geliyor yine de! Her şeye rağmen... Biz buna "kararlı iyimserlik" diyoruz. Bizin kim olduğundan bahsedeceğim bilahare, ben de artık bizli konuşuyorum :)
Seyrek de olsa sinema yazıları yazıyorum Pera Sinema'da. Genellikle üzerimde etki bırakan filmleri yazmaya çalışıyorum. Piyano filmini izleyeli epey oluyor. Benim için insanın hayatında kendine ait bir yer, bir mekan aramasıyla ilgili bir film. Uzun süren bir dalgınlık hali gibi, kendi zamanı olan bir yolculuk, içimizden geldiğince bir an'da kalma ya da dünyaya daha uzun bir bakış atma isteği. Bu arada bana ede…

hanging rock ve kısa ömürlü kelebekler

Resim
"Gördüğümüz ve gördüğümüzü sandığımız bir rüyadan başka bir şey değil. Rüya içinde bir rüya." 
(Çok sevdiğim eski bir filmi yazmıştım da bir türlü buraya uğrayamadığımdan paylaşamadım. Dünyanın bir ucunda yapılmış bir filmin gelip sizi bulması, içinize böyle işlemesi ne güzel! Keislowski duysa o da çok sevinirdi eminim ki :P Dursun burda, seviyorum bu filmi...)

HangingRock'ta Piknik Avustralya kırsalında, sabah sisinin altında yükselen kayalıkların görüntüsü eşliğinde bu sözlerle açılır. Daha sonra kamera sadece kızların gittiği bir yatılı okul olan Appleyard Koleji'ne çevrilir ve biz bir örnek beyaz elbiseleri içinde dolaşıp Shakespeare'den dizeler okuyan, neredeyse bir rüyanın içinde yaşıyormuş gibi görünen kızları görürüz. 1900 yılında sıcak bir yaz günüdür, Appleyard Koleji'ndeki kızlar o gün HangingRockdenilen, bir zamanlar aborijinlerce kutsal sayılan bir kayalıkta pikniğe gidecektir. Okul müdiresi Bayan Appleyard (Rachel Roberts) kızlar gitmeden onları z…

varoluşun kederi / giacomo leopardi

Resim
Bütün yolların çocukluğa çıkması tuhaf değil mi? Henüz agu bile diyemezken, saç çekerken, yeryüzünün çok yeni bir sakiniyken neler neler işleniyor içimize, insan gerçekten hayrret ediyor! Zizek, mutlu bir çocukluğun insan hayatında neredeyse bir lanet olduğunu, sonradan hayatın gitgide kötüleşmesini kabullenmenin insana çok zor geldiğini söylüyor, kendisini ve o meşhur karamsarlığını örnek veriyor.Zizek'in söyledikleri üzerine düşünüyorum da henüz bir karara varamadım. Ama çok korunaklı bir çocuklukla kimsesiz bırakıldığın bir çocukluk ileride bir yerlerde kesişebiliyor, insan üzerinde benzer etkiler bırakabiliyor, ikisinde de dış dünya tekinsiz bir yer oluveriyor.Aslında daha dün aklımda bir yazı dolanmaya başladı, bir başlık: Evden kaçamayan çocuklar. Yazmaya oturamadım henüz ama aklıma bu yılki film festivalinde izleyip yazdığım filmin kahramanı şair Giacomo Leopardi geldi."Çocuklar hiçbir şeyde her şeyi bulurlar, yetişkinler her şeyde hiçbir şey bulamazlar," diyen Le…

evlerin ışıkları bir bir yanarken

Resim
İnsanın çocukluğunda bir an bir kapı açılır ve o sırada içeri gelecek sızar,” diyor Graham Greene. Ben bu sözü düşünürken aklıma sadece günbatımları geliyor, kayıtsız kalamadığım günbatımları, hayatın o sıradan mucizesi, hani biraz incedir sızısı.
Çocuğum o zaman, ekmek almaya gidiyorum. O sıralarda bilmiyorum akşam vakitlerinde çöken iç sıkıntısı nedir, ben bir tek arka arkaya banyoya girilen, önlük ütülenen Pazar günlerinin sıkıntısını biliyorum. Gün boyu insanı ikna etmeyen bir “tatil neşesi”nin televizyonda yankılanan sesini, odaya yayılan ütü buharını biliyorum. Kimi günlerin kırışığının hiçbir ütüyle açılmadığını, çayın çoğu zaman can sıkıntısını savuşturmak için demlendiğini bilmiyorum daha. Akşam vakitlerinde üst üste üst üste örtülen perdelerin sıkıntısını biliyorum ama. Ah o perdeler. Geceyi evin içine hapseden, dışarıyla içerinin arasına kalın bir çizgi çeken perdeler. Geceyi yine florasan lambaların cızırtısına, çekyatların, formikaların, portatif eşyaların insafına teslim…

toprağın tuzu: dünyayı yeniden yazmak

Resim
Son zamanlarda izlediğim en etkileyici belgeseldi Toprağın Tuzu. Film, Amazon’un ağzındaki Serra Pelado altın madeninde, uzaktan birer karınca gibi görünen, çamurlara bulanmış yüzlerce insanın Sebastião Salgadotarafından çekilmiş siyah beyaz fotoğraflarıyla açılıyor. Her meslekten, her profilden insanın bulunduğu bu mahşeri ortam,gerçeküstü bir atmosfer gibi görünse de herkes o fotoğraflarda biraz kendi insanlığına bakabilir. “Köle gibi görünüyorlar ama değiller, sadece zengin olma fikrinin kölesi onlar,” der Salgado.
Toprağın Tuzu, fotoğraflarıyla insanlık hallerini ve yaşadığımız gezegeni bize hatırlatan bir adamın zihninde dolaşan bir belgesel. Bir fotoğrafçı nedir ki? “Dünyayı ışık ve gölgeyle yazan, yeniden yazan kişidir,” der filmin başında Wim Wenders.
Sebastião Salgado, Brezilya’da bir çiftlikte dünyaya gelir. O sıralarda bir fotoğrafçı olmayı düşünmese de çocuklukta babasıyla gittiği bir yer vardır, orada dağların ardına bakıp merak eder, her dağın ötesinde bir hikâye, görüle…

kesişen yazgılar, teğet geçen aşklar

Resim
Dünyanın farklı yerlerinde, farklı insanlar aynı anda aynı şeyi düşünüyor olabilirler,"der Krzysztof Kieslowski. Hiç karşılaşmayacak olsanız da dünyanın bir köşesinde sizin gibi düşünen, hisseden birilerinin varlığı, ne güzel ve hüzünlü bir şeydir. "Bu benim takıntım: farklı yerlerde farklı nedenlerle aynı şeyi düşünen insanlar. Ben de insanları birbirine bağlayan filmler yapmaya çalışıyorum.” Aslında filmleri de insan hayatının yazgıyla özgür irade arasındaki salınımından beslenir. Şans, talih, tesadüfler, insan ilişkilerinin rasyonellikle açıklanamayan yanları... Filmleri bu kavramlarla, kimi zaman Kieslowski sinemasında yaratılan Van Den Budenmayer (aslında bu kişi, filmlerinin çoğunun müziklerini yapan Zbigniew Preisner’dir) gibi müzisyenler,kimi zaman da önemsiz gibi görünen bir eylem ya da karakterle birbirine bağlanır, adeta Kırmızı filmindeki şarkının sözlerini anımsatır, “Her başlangıç bir devamdan başka bir şey değildir.

Kırmızı, başrol kadın oyuncusu Irène Jacob’…